Kalori Saymak Ne Kadar Doğru?

Zayıflamamak için aklımıza ilk gelen, aldığımız günlük kalori miktarını kısıtlamaktır. Peki daha az yemek gerçekten çözüm mü?

Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Enstitüsü’nden beslenme uzmanı olan Prof. Dr. Frank Hu, “Akıllı seçimler yaptıktan sonra, kalori saymaya gerek kalmayabilir” diyor ve çok çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Annelerimizin söylediğinin aksine, ‘az az yediğimiz sürece istediğimiz her şeyi yiyebiliriz’ kuralı büyük bir yalandır. Yiyecekler ‘iyi’ ve ‘kötü’ diye iki gruba ayrılır. Bizim görevimiz ‘kötü’ olanlardan uzak durmaktır. Çünkü bu yiyeceklerin azı da çoğu da aynı etkiyi yaratır. Yani şişmanlatır.”

Peki kötü olan yiyecekleri, iyi olanlardan nasıl ayıracağız? İçeriğindeki kalorilere bakmamamız gerektiğini biraz önce öğrendik. Prof. Dr. Frank Hu, dikkat etmemiz gereken tek şeyin karbonhidrat kalitesi olduğunu vurguluyor. Anlamı şu: İşlenmiş gıdalardan uzak durun!

Bir yiyeceğin kalori değerine bakmanın aslında ne kadar gereksiz olduğunu anlatmak için size Zucker farelerini anlatmak istiyoruz. Kemirgen familyasına ait bu sevimli yaratıklar (biraz abartmış olabiliriz) 60’lardan beri hipertansiyon ve obezite gibi araştırmalarda kullanılıyor. Yapılan bir çalışmada uzmanlar, bu farelerden bazılarını doğdukları andan itibaren kalorisi sınırlı bir diyetle beslemiş. Sonucunda fareler daha zayıf değil tam tersine daha şişman hale gelmişler. Açlıktan ölme noktasına gelecek kadar az yedikleri için kemik yoğunlukları azalmış ve iç organları küçülmüş. Ancak yağ oranlarında bir azalma olmamış. Bu da vücudun yağ depolarken kalori alımına bakmadığını kanıtlıyor. Zaten yıllar içinde yapılan tüm araştırmalar gösteriyor ki canlıların, doğal beslenme düzeni içerisindeki yiyecekleri çok yiyerek kilo alma ihtimali epey düşük. O halde kilo almamıza yol açan şey nedir? Cevabı tek kelime; hormonlarımız.

Kilonun sorumlusu insülin
Vücudun birinci enerji kaynağı olan yağlar, siz fark etmeseniz bile hücrelerinizin içine ve dışına sürekli bir akış halindedir. Tıpkı trafikte yol alan araçlar gibidirler. Bu trafiği kontrol eden polis insülin hormonudur. Yani hücrelerin içine ne kadar yağ gireceğine kararı tamamen kanınızdaki insülin seviyesi verir. Düşük oranda bir artış bile yağların hücre içine hücum etmesine yol açar. Eğer yağ molekülleri hücrelerin içine girerse, vücudunuz birincil enerji kaynaklarından mahrum kalmış olur. Bu durumda kendinizi yorgun hissedersiniz. “The Diet Delusion” ve “Why We Get Fat” kitaplarının ABD’li yazarı Gary Taubes, maraton koşucuları üzerinde yapılan ilginç bir araştırmayı hatırlatıyor: “Televizyon başında oturan, abur cubur yiyeceklerle beslenen birini düşünün. Ona ‘Spora gidelim’ deseniz, enerjisi olmadığını söyleyecektir. Üstelik haklıdır da. Zira yedikleri yüzünden aldığı karbonhidratlar ve yağlar, hücrelerin içinde depolanır. Maraton koşucularıysa tam tersine, yiyeceklerle aldıkları enerjinin az bir kısmını depolar. Doğru beslendikleri için sürekli hazırda kullanacak enerjileri bulunur.”

Bu açıklama, çevresindekilerle aynı miktarda yemesine rağmen kilo almaya devam eden insanların düştüğü çıkmazı da açıklıyor. “Siz, bu insanların boğazını kontrol edemediğini düşünebilirsiniz. Oysaki bu insanları kilolu yapan, sizden fazla yemeleri değil, yemek yerken yaptıkları yanlış seçimler” diyor Gary Taubes.

Tabii bu araştırmalardan yola çıkarak, kilo verme macerasında tüm karbonhidratlara sırtınızı dönmek hata olur. En tehlikeli olanlar kolayca sindirilenler ve kan şekerine (doğal olarak da insüline) tavan yaptıran karbonhidratlar. Hangilerinden mi bahsediyoruz? İşlenmiş beyaz undan yapılan tüm yiyeceklerle (makarna, pilav, ekmek), gazlı içecekler ve patates gibi nişastalı tüm yiyecekler listenin başında yer alıyor. Peki ya sebzeler? Ağırlıklarına oranla daha düşük oranda karbonhidrat içerdikleri için onlar tehlikeli sınıfta yer almıyor. Üstelik içerdikleri karbonhidrat, liflere bağlı olduğu için sindirilme oranları ve kana karışma hızları da oldukça yavaş.

Meyveler masum mu?
Meyveler, sebzeler kadar masum değil. Meyvenin içindeki şeker olan früktoz, direkt olarak karaciğerde metabolize olur. Kan şekerini anında yükseltmezler. Ancak biyokimyacılar yağa en kolay çevrilen şeker olduğu için früktoza ‘lipojenik karbonhidrat’ der. Uzmanlar ayrıca fazla früktozun yıllar içinde insülin direncimizi artırdığını söylüyor. Bu yüzdendir ki karbonhidrat ağırlıklı beslenen (suşideki pirinci düşünün) ve beslenme düzeninde fazla meyve bulunmayan Japonlar ve Çinliler’in insülin dirençleri, ortalama olarak daha düşük çıkıyor.

Themensdiet.co.uk sitesinin kurucusu Hannah Sutter’in da söylediği gibi, obezite sorunu karmaşık bir denklemdir. Kalori alımının bu denklemdeki etkisi oldukça ufaktır. “Ne kadar yediğiniz değil, ne yediğiniz önemlidir. Bu yüzden ‘az yediğimiz sürece ne yersek yiyelim kilo almayız’ anlayışından vazgeçmemiz gerekiyor” diyor Hannah Sutter.

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir